Okurları iyi bilir Ece Temelkuran’ı. Bir şeyleri dolandırmadan direk karşısındakinin gözlerinin içine bakarak anlatır, aklındakini söylemekten kaçınmaz. Onun keskin kalemi ve bir solukta okunan kitapları vardır. Her birinde farklı bir dünyayı anlattığı bu kitapları arasından Devir’i konuştuk kendisiyle! Bir dönemi devrederken, hatırlamak ile unutmamak arasındaki o ince çizgiyi bazen gözlerimiz dolarak bazen de kahkahalarla fark ettiriyor bizlere. Kitabın son sayfasını kapatıp, rafa koyduğunuz andan itibaren özlemeye başlıyorsunuz romanın ana karakterleri olan Ali ile Ayşe’yi. O kadar bizdenler ki biraz daha sürse, biraz daha bitmese diyorsunuz yaşadıkları; onlar yaşasa Ece Temelkuran anlatsa…

Kesinlikle okumadan ölmemeniz gereken kitaplar listenizde ilk sıralarda yerini alacak olan Devir’i okumanızı şiddetle tavsiye ediyor, sizi kendisiyle yaptığımız keyifli röportajla baş başa bırakıyoruz.

ece temelkuran 2

Röportaj: Dilan Eser

Önceleri okurlarınıza gazeteci olarak anlatmaya çalıştığınız şeyleri şimdi farklı bir mecra olan kitaplar ile anlatmaya devam ediyorsunuz,  kitapların insanlar üzerinde daha etkili olacağını mı düşünüyorsunuz?

Kitaplar daha iyi, daha sakin, daha kavgasız. Biraz bıktım ben kavgadan. Üstelik gazeteciliğin gerektirdiği kavgalı ortamdan bir hakikat çıktığını da görmüyorum. Biraz herkes rolünü oynuyor gibi geliyor bana. Büyük bir oyun. Bir de sahne arkasını bilince… Nasıl desem, pek inandırıcı gelmiyor artık bana oralar. Ben hayata kitaplarla başladım. Bütün Kadınların Kafası Karışıktır kitabıyla. Bugün o kitap hala okunuyor. Yirmi yıl önce yazdığım gazete yazıları o kadar kalıcı değil. Bugün hala genç kadınlar, kafası karışık kadınlar dönüp o kitaba bakıyorlar. Böyle daha güzel.

“Ömrümün hikayesinin de birine derman olabileceğini düşünüyorum.”

Yazılarınızdan; yazma yönteminizin “dolu dolu yaşamak” olduğunu anlayabiliyoruz. Peki, nasıl dolu dolu yaşanır?

Galiba bir gün birine bu hayatın hikayesini anlatacağınızı düşünerek dolu dolu yaşanır ancak. Benim çocuğum yok, dolayısıyla torunum da olmayacak. Ama kendimi hikayesini anlatmak üzere ihtiyarlayan biri olarak görüyorum hep. Kime? Dinlemek isteyen herkese. Kim bilir, belki benim ömrümün hikayesinin de birine derman olabileceğini düşünüyorum.

fft99_mf3445833

Size Devir’i yazdıran nedir? Hatırlamaya değer olanların ışığı altında, bir devri temize çekmek çabası diyebilir miyiz?

Kuğuların hikayesi. Kuğuların uçtuğunu nasıl unuttuk biz? Kuğuların uçmamaya karar verdiğini nasıl düşündük bunca zaman? Bu tür bir hayret yazdırdı bana hikayeyi. Çünkü biz de kanatlarımız kırıldıktan sonra uçmamaya karar verdiğimizi sanıyorum. Uçmayı bildiğimizi unutuyoruz. “Zaten uçmayacaktık ki” diyoruz kendimize. Uçabildiğimizi hatırlarsak acı çekeceğiz diye korkuyor, uçabildiğimizi unutuyoruz. Devir, bir dönem hikayesi, bir politik roman değil aslında. Uçmayı unutmanın romanı. Yeniden nasıl uçabileceğimizin romanı biraz.

Muz Seslerini Beyrut’ta yazdınız, Düğümlere Üfleyen Kadınlar’ı Tunus’ta, Devir’i Ankara’da. Yazmak için farklı yerlerde olmanızın bir anlamı var mı?

Yazmak hep yolla ilgili oldu benim için. Tam anlamıyla yalnız kalmakla, tek başına kalmakla ilgili bir şey yazmak. Bu yüzden sanırım evden uzaklaşıyorum yazmak için. Böyece hafifliyorum. Uçabildiğimi hatırladığım için yazabiliyorum belki de.

Devir, kıyıda köşede hatırlanmayan, fedakâr insanların mücadelelerini İki çocuğun özellikle de Ali’nin gözünden anlatıyor. Yani, Anıtkabir’de bile Ali “bizden” dediklerini oranın en ücra köşesinde bulabiliyor. Bu bağlamda Devir, bir farkındalık yaratması açısından önemli görünüyor. Ancak kitaptan tek beklentimiz bu olmamalı. Başka neler beklemeliyiz Devir’den?

Unutmamakla hatırlamanın arasında uzun bir mesafe var. İnsanlar genellikle bunu aynı şey sanırlar. Devir bu mesafeye bakıyor ve hayatımızın ne kadar çoğunun o mesafede bir yerde cereyan ettiğini anlatıyor. Beklenti bu olmalı herhalde: kendi hayatına bakmak ve unutmadıklarınla hatırladıklarının aynı şey olmadığını görmek. Orada bugünkü hayatımızdaki hastalıkları tedavi edecek çok bilgi olduğunu düşünüyorum.

Türkiye’yi 12 Eylül’e götüren süreçler birçok ilde kendisini gösterdi. Ama siz Devir için Ankara’yı seçtiniz. Bunun özel bir nedeni var mı?

Türkiye’yi, en azından o dönemin Türkiye’sini çok iyi anlattığını düşünüyorum. Devir’de Türkiye’nin ruhunu yazmak istedim. Ankara bunun için en uygun yer. Çünkü ülkenin kalbi olarak seçilmiş bir şehir. Bir de Ankara’yı severim. Sanırım kimsenin sevmediklerini sevmek gibi bir merakım var.

“Kadınlar, hiçbir zaman esas adamla evlenmiyorlar. Esas adamın bıraktığı yarayı tedavi etmek için başka birini buluyorlar.”

Kitabın ana karakterlerinden Sevgi, hem davasını hem de dava arkadaşı ve sevgilisi olan Önder’i hapisaneden çıktıktan sonra arkasında bırakıp kendi halinde biri olan Aydın ile evleniyor. Bunun için yaşadığı hayattan memnun olmayan biri izlenimini bırakıyor. Yıllar sonra çıkıp gelen Önder’le olan yakınlaşmaları, insanın içine dokunan, yürek burkan anlar yaşattırıyor okura. İnsanın Sevgi’nin karşısına çıkıp “bırakma sevdiğin adamı” diyesi geliyor. Siz Sevgi’nin yerinde olsaydınız, yıllar sonra Önder’le yenen yemekten sonra ne yapardınız?

Ha ha ha! Böyle sorulara cevap verilmez, verilemediği için de roman yazılır zaten! Ama şunu söyleyeyim, bana sorarsanız kadınlar bir mahvoluştan sonra evleniyorlar. Bana sorarsanız, kadınlar, hiçbir zaman esas adamla evlenmiyorlar. Esas adamın bıraktığı yarayı tedavi etmek için başka birini buluyorlar. Bu sahte, kötü bir şey değil. Sadece insanlık hali. Belki de sevmekle aşk arasındaki mesafede de bir kadın hayatının bütün gizleri saklı. Kim bilir.

1506760_10206663463363160_2391986791026949229_nÜlkeyi 12 Eylül’e götüren süreçleri 2 çocuğun gözünden anlattığınız Devir kitabınızda, Ali ve Ayşe gibi darbe zamanlarına tanıklık etmiş çocuklar, sizce büyüdüklerinde, yani şimdilerde nerede duruyorlardır?

Bunu çok düşündüm. Ama aklıma gelen şeyler pek o kadar sevimli olmadı. O yüzden çocuk bıraktım onları, büyütmedim. Çünkü belki benim büyütebileceğimden daha iyi büyüyebilirlerdi insanların hayallerinde. Umarım sizin hayalinizde iyi büyümüşlerdir.

Peki siz bu çocukların şimdilerde nerede durmalarını yani şuanda ne yapıyor olmalarını ümit ederdiniz?

Benim sandalyemde oturuyor olduklarını görmek isterdim.

Kitabın son sayfasını kapattığımızda, içimizde belli belirsiz bir umut oluşuyor; bütün o bildiğimiz yangın yerlerinin arasından çıkıp geliyor sanki yüreğimize oturuyor. Size göre bizim devrimiz için iç açıcı bir umut var mı?

Umut pek sevdiğim bir sözcük değil, hep söylüyorum Kırılgan bir sözcük. Hayat için yeterince dayanıklı değil. Ama umut var. Elbette var. Devir’de varsa hayatta da vardır en azından.

“Gezi öncesi ben de bir çok kişi gibi yapayalnız mıyım diye düşünüyordum.”

Gezi olmasa yazamazdım demişsiniz. Gezi dönemi ve sonrası sizi hangi duygular besledi?

Devredilecek birilerinin olduğunu gördüm. Geçmişte olanları, olanlardan kalan bilgileri devredecek birileri. Çünkü Gezi öncesi ben de bir çok kişi gibi yapayalnız mıyım diye düşünüyordum. “Belki de bu ülkeden hepten umudu kesmeli” diye düşünüyordum. Gezi’den sonra bu ülkenin hakiki tarihini hatırlamanın bir anlamı oluştu. Çünkü gelecek varsa geçmişi hatırlamanın bir anlamı oluyor.

Okurlarınız  size oldukça bağlı. Ayrıca herhangi bir demografiden bahsetmeden şunu söyleyebiliriz, birçok kişi kitaplarınızı okumasa dahi adınıza veya kitaplarınızın adlarına aşina, bu güzel durum karşısında tepkileriniz nasıl, bu durum sizi besliyor mu?

Okumalarını tercih ederim tabii. Kimsenin beni yanlış bir nedenle sevmesini istemem doğrusu! Ama şunu söylemeli: İnsanlar bugün bir şeyle, bir insanla ilgili haberdar olunca onunla ilgili bilgi sahibi olduklarını sanıyorlar. Bu iyi değil çünkü bizim ruhumuzu fakirleştiriyor. Kibirli yapıyor bizi.

Bir de her durumda size muhalif olan bir kitle var. Bunlar acaba söylediklerinizi tam anlamadığından dolayı size muhalif olmuş olabilirler mi?

Canları sağolsun!

Peki, onları kazanma çabanız var mı yoksa benim okurum bana yeter mi diyorsunuz?

Kim ki onlar, bilmiyorum. Sevmeye değer mi, uğraşmaya değer mi? Bilemediğim için düşünmüyorum.

Yazarken yol göstermek, sadece olanı değil olması gerekeni de anlatmak gibi sorumluluklar hissediyor musunuz?

Artık değil. Hiç değil.

“Kendinizin kıymetini bilin!”

Son olarak genç kadınlara tavsiyeleriniz nelerdir? Ülkedeki bütün genç kadınları toplayıp bir şey söylemek isteseydiniz, bu şey ne olurdu?

Kendinizin kıymetini bilin. Nasıl yapacaklar derseniz, bilmiyorum. Çünkü ben de kendi kıymetimi pek bilmem. Çarçur ederim kendimi. Ama onlar yapmasın. Herhalde en çok bunu söylemek isterim.

1 Yorum

  1. Merhaba!
    Yazar Ece Temelkuran’ın “Devir” romanı ile ilgili söyleşisini okudum, kutlarım, çok hoş, “içtenlikli” bir söyleşi.
    Sinan Öner
    Tarihçi
    Boğaziçi Üniversitesi Tarih Bölümü (1990)
    Türkiye Sosyal Tarih Araştırma Vakfı Yönetim Kurulu Eski Üyesi (1998), Mütevelli Heyet Üyesi (2005/2012)

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here